Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatları Işığında Yaşam Hakkı ve Ötanazi

Güncelleme tarihi: 3 May 2021

*Şevval BABACAN


‘İnsanlar dünyaya geldikten sonra, ellerinden alınamaz, ya da alınmaması gereken birtakım

haklara sahip olurlar: Yaşama hakkı, yeme hakkı, doyma hakkı, başını sokacak bir deliği

bulma hakkı, işkence edilmeme, tutsak olmama, sömürülmeme hakkı, eğlenme, dinlenme,

gülebilme hakkı… Ne bileyim ben, bir sürü hak… Bunların hepsi insanların insanca

yaşamasını sağlarlar. Bunlardan bir tanesi olmazsa insanoğlunun onuru zedelenir,

yaşamasının tadı tuzu kalmaz.’


-Yaşar Kemal


Yaşam Hakkı:


Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. maddesinde yaşam hakkı şu şekilde düzenlenmiştir:

‘1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.

2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:

(a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;

(b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için;

(c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.’

Yaşam hakkı, AİHS’nin 2. maddesinde ve 1982 Anayasası’nın 17. maddesinde güvence altına alınan bütün hakların temelini oluşturan en önemli haktır. Diğer bütün haklar yaşam hakkından doğmuştur, yaşam hakkı diğer hakları adeta garanti altına alan kutsal ve dokunulmaz bir haktır. Özetle yaşam hakkı olmadan diğer hakların bir önemi yoktur. Bireylerin sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin başında gelen yaşam hakkı, tarih boyunca devletler üstü düzeyde, çeşitli belgelerle korunmuş ve bu belgelerde ilk sıralarda yer almıştır. İnsan sadece insan olduğu için; dil, din, ırk, cinsiyet veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin yaşamaya değer görülmüş, insan hayatı her şeyin önünde tutulmuştur.

Tarihte yaşam hakkının oluşum ve gelişim sürecine baktığımızda; 1215 Magna Carta Libertatum’da ölüm cezasının kralın keyfi isteklerine göre değil, yargılama sonucu ancak mahkemelerce verilebileceğine ilişkin bir düzenlemeye yer verildiğini görürüz. 1689 İngiliz Haklar Bildirgesi’nde de (Bill of Rights) kralın ölüm cezası verme yetkisine ilişkin olarak ölüm cezasının ancak kanunlardaki usul ve esaslara göre verilen kararlar olması halinde meşru sayılabileceği yer almaktadır. 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde de yaşam hakkının vazgeçilemez bir hak olduğuna vurgu yapılmıştır. 1789’da Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde de yaşam hakkından bahsedilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu'nun yayınladığı 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (Universal Declaration of Human Rights) 3. maddesinde yaşam hakkı, ‘Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.’ şeklinde düzenlenmiştir.

Sözleşme’nin 2. maddesinin önemi, 5 Eylül 1995 tarihli McCann ve Diğerleri / Birleşik Krallık (Case Of McCann And Others v. The United Kingdom) [1] kararında şu şekilde vurgulanmıştır:

Mahkeme’nin 2.maddenin yorumlanışına dair yaklaşımı, bireylerin korunması hususunda bir enstrüman olan Sözleşmenin konusunun ve amacının, Sözleşme hükümlerinin ihtiva ettiği güvenceler açısından bunların etkin ve uygulanabilir olmasını sağlayacak şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirdiği olgusu ışığında ele alınmak zorundadır [2].

Sadece yaşam hakkını güvence altına almayan, aynı zamanda yaşam hakkından yoksun bırakmanın hangi koşullarda ve şartlarda haklı görüleceğine dair kuralları belirleyen bir hüküm olarak 2. madde, Sözleşme’ deki en temel hükümlerden birisi olup savaş hallerinde dahi Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca herhangi bir çekinceye müsaade etmez. Sözleşme’nin 3.maddesiyle birlikte (madde 15+3), 2. madde Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumun en temel değerlerinden birisini güvence altına alır [3]. Dolayısıyla, maddenin ihtiva ettiği hükümlerin olabildiğince dar yorumlanması gerekmektedir.


Ötanazi Kavramına Yakından Bakış:


Yakın zamanda İspanya’da yürürlüğe girerek dünyada birden fazla ülkede yasal olan ötanazi; bir kişinin veya bir hayvanın yaşamını, yaşamlarının dayanılamayacak durumda olarak algılanması sebebiyle, acısız veya çok az acıtan bir ölümcül enjeksiyon yaparak, yüksek dozda ilaç vererek veya kişiyi yaşam destek ünitesinden ayırarak sonlandırmak anlamına gelmektedir. TDK ötanaziyi güncel Türkçe sözlükte ölme hakkı, veteriner hekimliği terimleri sözlüğünde ise tedavisi mümkün olmayan hastalıklarda, canlıyı ağrı ve acı vermeden öldürme, uyutma olarak tanımlamaktadır [4]. Açıkçası TDK’nın yaptığı bu tanım ötanazi gibi geniş çaplı bir konuyu anlatmak için oldukça kısa kalmıştır.

Kavramın etimolojisine bakacak olursak, ilk defa Francis Bacon tarafından kullanıldığı aktarılan ötanazi, “eu:güzel” ve “tanasium:ölüm” kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Bu sebeple güzel ölüm, iyi ölüm, rahat ölüm, kolay ölüm, ıstırapsız ölüm, tatlı ve acısız ölüm gibi anlamlara gelecek şekilde kullanılmaktadır [5].

Ülkelerin ötanaziyi benimseme ve uygulama şekillerini yakından incelersek; Avrupa kıtasında, ötanazi uygulamasının yaygın olduğu bilinen Hollanda; bu konuda ayrıksı bir düzenleme getirmiş. Bir hekim hastasına ötanazi uygulamak istediğinde bunu savcılığa bildirir, savcılık bunu hekimlerden oluşan bir kurula taşır, hekimin sorumluluğu meslektaşlarından oluşan o kurulun denetimine göre belirlenir. Ayrıca ötanazi kliniği ilk defa 2012’de Hollanda’da açılmıştır. Alman Anayasa Mahkemesi 2020 yılında; intihara yardımcı olmanın yasaklanması anayasaya aykırı olup geçersizdir şeklinde karar vermiştir. Belçika’da yürürlüğe giren yasaya göre ötanazi, ‘Bir kişinin yaşamına, kendi isteği üzerine, bir başka kişi tarafından son verilmesi eylemi’ olarak tanımlanmıştır. Belçika’da, hastaya ötanazi uygulanması için fiziki veya psikolojik açıdan, tıbbi olarak sürekli ve dayanılmaz acı çekiyor olması, hastalık sürecinde çaresiz bir aşamada bulunması gerekiyor. Kanada’da hastaların, hastalıklarının ölümcül olup olmadığına bakılmaksızın ötenazi uygulanabilmesine onay verilmiştir. Lüksemburg’da yürürlüğe giren yasada, bir hekimin ötanazi talebini karşılamasının cezai yaptırımla karşılanmayacağı belirtiliyor. Başta Türkiye olmak üzere birçok ülke ise yasalarında ötanaziyi açıkça yasaklamamıştır. Ötanazinin söz konusu olduğu durumlarda kasten öldürme suçundan cezalandırılması gerektiğini öngörürler. Türk Ceza Kanunu’nun 81-85 arasındaki maddelerinin hukuki konusu yaşam hakkı olduğundan ötanazi söz konusu olduğunda ilgili maddeler çerçevesinde değerlendirilecektir.

Ötanazinin birden fazla türü olmasına karşın bu yazımda aktif ve pasif ötanaziden bahsedeceğim:

Aktif ötanazide; doğrudan bir etki söz konusu olup ölmek isteyen kişiye dışarıdan ölümü hızlandırıcı bir müdahale yapılır. Müdahale yapıldığı andan itibaren süratli bir ölüm gerçekleşir. Aktif ötanazi, birçok ülkede yasaklanmıştır. Aktif ötanazinin kasten öldürme suçundan farklı olmayacağı düşünülür. Temel sebebi, tıp için bugün tedavisi mümkün olmayan bir hastalığın, her gün gelişen ve ilerleyen teknolojiyle tedavisinin gelecekte mümkün olabileceği düşüncesidir.

Pasif ötanazide; verilmekte olan tedavi, tıbbi destek kesilir, dolaylı bir etki söz konusudur. Pasif ötanazi, aktif ötanaziden farklı bir gerekçeyle hareket eder. Pasif ötanazide herhangi bir hareket yoktur. Verilen tedaviyi istememe durumu vardır. Pasif ötanazi sadece hastanın tedavisi için gerekli tedavi amaçlı mekanik tıbbi müdahalelerin verilmekten kaçınılmış olması halini ifade etmez. Hastanın yaşamını sürdürebilmesi için gerekli beslenmenin durdurulması talebinin yerine getirilmesi, yani beslenmenin bundan böyle yapılmaması da pasif ötanaziyi oluşturur [6].

Thomas More’un Ütopia’sında da söz konusu olup akılcı bulunan ve savunulan ötanazi; felsefe, ahlak, din, etik, psikoloji ve tıp gibi birçok disiplin tarafından tartışılan bir konudur. Peki tıbben artık yapılacak bir şeyin kalınmadığı noktada acı çekmekte olan bir kişinin ölme arzusu hukuken korunabilecek bir arzu mudur? Bu arzu yerine getirildiğinde fail ceza sorumluluğu ile karşı karşıya kalır mı?

Ötanazi ve yaşam hakkı denildiğinde akla ilk gelen soru, kişinin yaşam hakkı başkalarına karşı açıkça korunmuştur ancak bu koruma kişinin kendi iradesiyle yaşamını sonlandırmak istemesi halinde nasıl sonuçlar doğuracaktır? Kişiye verilen yaşam hakkı, bu haktan vazgeçmeyi de içerir mi? Dünyada birçok ülke yaşam hakkını, hak sahibine rağmen korunabilecek türden bir hak olarak görüp aktif ötanaziyi yasaklamıştır. Avrupa Konseyine üye devletlerin büyük çoğunluğu inanılan dinlerin etkisiyle de ötanaziyi benimsememişlerdir.

Türk Ceza Hukuku’nda aktif ötanazi hiçbir şekilde meşru görülmemekte ve bu uygulamanın kasten öldürme suçuna vücut vereceğinden şüphe bulunmamaktadır. Buna karşılık pasif ötanazinin ise “hastanın tedaviyi reddetme hakkı” çerçevesinde hukuken kabul gördüğünü savunan görüşler bulunmaktadır [7]. Pasif ötanazinin yasal olup olmadığı konusu doktrinde tartışmalıdır. Bir görüşe göre; TCK’de düzenlenen hukuka uygunluk nedeni olan ilgilinin rızası kurumu pasif ötanaziye yasal zemin hazırlarken, bir diğer görüşe göre ilgilinin rızası kurumu her durumda söz konusu olmaz. İlgilinin rızasının geçerli olabilmesi için kişinin, söz konusu hak üzerinde tasarrufta bulunabilmesi zorunluluktur. Yaşam hakkı, üzerinde tasarrufta bulunabilecek bir hak niteliğinde olmadığından pasif ötanazinin yasal olması söz konusu değildir.


Konuya İlişkin AİHM İçtihatları:


Pretty / Birleşik Krallık Başvurusu (Case Of Pretty v. The United Kıngdom) [8]:

29.04.2002


Başvuruyu yapan Dianne Pretty, ilerlemiş motor nöron hastalığına yakalanmış, hastalığının bir tedavisi olmaması nedeniyle ve birkaç ay içerisinde acılı bir şekilde öleceğini öngördüğünden ölmesine yardım etmesi amacıyla eşiyle anlaşmıştır ancak intihara yardım etme eylemi İngiliz hukukunda suç sayıldığından Pretty yetkili yargı mercilerinden eşinin cezai takibata uğrayamayacağı yönünde bir taahhüt istemişse de talebi reddedilmiştir. Bunun üstüne mahkemeye giden Pretty, yaşam hakkının aynı zamanda yaşamak istememeyi de içerdiği, iradi olarak yaşama son verilmesinin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği, aksi takdirde bu şekilde yaşamın sonlanmasına izin veren devletlerin bu hakkı ihlal ettiğinin kabul edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

Mahkeme içtihatlarında; devletin yaşamı koruma yükümlülüğü üzerinde yoğunlaştığından, yaşam hakkını güvence altına alan Sözleşmenin 2. maddesinin negatif bir yönü içerdiği şeklinde yorumlanamayacağını belirtmiştir. Bu madde, bir bireye yaşamak yerine ölmeyi seçme anlamında bir irade özgürlüğü tanımaz. Mahkemeye göre sözleşmenin 2. maddesinden ne üçüncü bir kişi ne de bir kamu otoritesi yardımıyla ölme hakkı türetilemez. Bu sebeple devletlerin ötanazi hakkında iç hukuklarında düzenleme yapma gibi pozitif bir yükümlülükleri bulunmamaktadır.

2. maddeyi yorumlamamızda Pretty kararı oldukça önemli bir karardır, yardımla intihara ilişkin olsa da karar içeriğinden 2. maddenin gönüllü ötanazi veya intihara ilişkin bir güvence içermediği de anlaşılmaktadır.


Haas / İsviçre Başvurusu (Case Of Haas v. Swıtzerland) [9]:

20.01.2011


Özel hayata saygı hakkına istinaden, devletin intihar etmek isteyen hasta bir adama, acı duymadan ve başarısızlık riski olmadan hayatına son verebilmesi için, öldürücü bir maddeye (pentobarbital sodyum) doktor reçetesi olmadan erişebilmesine izin verip vermemesi gerektiği konusundadır.

AİHM, bir kişinin hayatına ne zaman ve nasıl son vermeyi seçme hakkıyla ilgili olarak, Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin, bir uzlaşmadan çok uzak olduklarını not eder. Bazı üye ülkelerde intihara yardım (en azından kısmen) suç olmaktan çıkarılmışsa da üye ülkelerin büyük bir çoğunluğu hayatına son verme hakkı yerine kişinin hayatının korunmasına daha çok ağırlık veriyor gibi görünmektedirler. AİHM, bu durumdan, devletlerin takdir payının çok büyük olduğu sonucunu çıkarmaktadır.

Bütün bu mülahazaları ve ulusal makamların bu konuda sahip oldukları takdir payını dikkate alan AİHM, devletlerin onurlu bir şekilde intihar etmeyi kolaylaştırmayı sağlayan tedbirler alma yönünde pozitif bir yükümlülükleri olduğu kabul edilse bile, İsviçre makamlarının, bu olayda, bu yükümlülüğü ihlal etmedikleri kanaatine varmıştır.


Koch / Almanya Başvurusu (Case Of Koch v. Germany) [10]:

19.07.2012


Evlerinin önünde düşmesinin ardından, başvuranın eşi, 2002 tarihinden beri neredeyse tamamen felç durumdadır, yapay solunuma ve bakıcılar tarafından devamlı bakıma muhtaçtır. İntihar ederek, kendisine yakışmadığını düşündüğü bu hayata son vermek istemektedir.

Başvuranın öldürücü dozda ilaç verilmesine ilişkin olarak eşinin adına yaptığı talep reddedilmiştir. Yetkililer, söz konusu iznin yalnızca hayat destekleyici veya hayat koruyucu amaçlı olarak verilebileceğine ve bir kişinin hayatına son vermesine yardım etme amaçlı böyle bir iznin verilemeyeceğine hükmetmiştir.

Mahkeme, Alman mahkemelerin, başvuranın kendi adına ve eşi adına dile getirdiği söz konusu karara ilişkin şikâyetinin esastan incelemeyi reddetmelerinin, Sözleşme’nin 8. maddesi (özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı) uyarınca usulü haklarını ihlal ettiğine hükmetmiştir.



DİPNOTLAR:

[1] http://hudoc.echr.coe.int/tur?i=001-57943

[2] Bkz. diğerleri arasında, Soering /Birleşik Krallık, 7 Temmuz 1989 tarihli karar, Series A no. 161, sayfa 34, para. 87, ve Loizidou /Türkiye (İlk itirazlar), 13Mart 1995 tarihli karar, Seri A, no.310, sayfa 27, paragraf.72.